Herkes Haklıysa, Haksız Olan Kim?
Bazen bir tartışmada herkesin söyleyecek bir sözü, kendince haklı bir gerekçesi ve savunacak bir düşüncesi vardır. Peki, herkes haklı olduğuna bu kadar eminse, gerçeğin kendisi nerede kalır?
Bazen bir tartışmada herkesin söyleyecek bir sözü, kendince haklı bir gerekçesi ve savunacak bir düşüncesi vardır. Peki, herkes haklı olduğuna bu kadar eminse, gerçeğin kendisi nerede kalır?
İnsan, kendi hikâyesini anlatırken çoğu zaman kendisini haklı görür. Yaşadıklarını hatırlar, uğradığını düşündüğü haksızlıkları sıralar ve verdiği kararların arkasında durur. Kendi penceresinden baktığında her şeyin bir açıklaması vardır. Söylediği sözlerin bir sebebi, aldığı kararların bir gerekçesi, yaptığı hataların ise çoğu zaman anlaşılabilir bir tarafı bulunur.
Ancak mesele, insanın kendisini haklı bulması değildir. Asıl mesele, kendi haklılığımıza inanırken başkasının yaşadıklarını ne kadar anlayabildiğimizdir.
Çünkü hayat, yalnızca bizim gördüğümüz yerden ibaret değildir.
Herkesin Bir Hikâyesi Var
Bir tartışmanın iki tarafını dinlediğinizde çoğu zaman birbirinden tamamen farklı iki hikâyeyle karşılaşırsınız. Bir taraf anlaşılmadığını söyler, diğer taraf kendisine haksızlık yapıldığını anlatır. Biri sustuğu için suçlandığını düşünür, diğeri konuştuğu hâlde dinlenmediğinden yakınır.
İki taraf da kendi yaşadıklarını anlatır. İki taraf da kendisini savunur. İki taraf da karşısındakinin anlamadığını düşünür.
Peki, hangisi haklıdır?
Belki de asıl soru bu değildir.
Belki de sormamız gereken, iki insanın aynı olayın içinde nasıl bu kadar farklı gerçeklikler yaşayabildiğidir.
İnsan, olayları yalnızca gördükleriyle değerlendirmez. Geçmişi, beklentileri, korkuları, kırgınlıkları ve tecrübeleri de verdiği kararları etkiler. Aynı cümle, bir insan için sıradan bir sözken başka biri için yıllardır içinde biriktirdiği kırgınlığın son noktası olabilir.
Bu nedenle birini anlamak, onunla aynı fikirde olmak anlamına gelmez. Ancak anlamaya çalışmadan hüküm vermek, çoğu zaman bizi gerçeğe değil, kendi düşüncelerimizin sınırlarına götürür.
Haklı Olmak mı, Hakikati Aramak mı?
Günümüzde insanlar arasındaki anlaşmazlıkların önemli bir bölümünde dikkat çeken bir durum var: Birçok insan, karşısındakini anlamaktan çok kendi haklılığını kanıtlamaya odaklanıyor.
Tartışmalar, çözüm arayışından uzaklaşıp birer üstünlük mücadelesine dönüşüyor. Söylenen sözlerin içeriğinden çok kimin söylediği, anlatılanların doğruluğundan çok kimin kazandığı önem kazanıyor.
Oysa haklı çıkmakla doğruyu bulmak aynı şey değildir.
Bir tartışmayı kazanabilirsiniz ama bir insanı kaybedebilirsiniz. Söylediklerinizde haklı olabilirsiniz ama bunu ifade etme biçiminizle karşınızdakini incitebilirsiniz. Bir konuda doğruyu savunurken başka bir konuda yanıldığınızı fark etmeyebilirsiniz.
İşte insanın kendisiyle yüzleşmesi tam da burada başlar.
Çünkü olgunluk, her tartışmada son sözü söylemek değildir. Bazen durup düşünmek, bazen karşı tarafın söylediklerinde haklı bir yan bulunduğunu kabul etmek, bazen de kendi hatanızla yüzleşebilmek demektir.
İnsan her zaman haklı olmak zorunda değildir. Ancak gerçeği arıyorsa, yanılabileceğini kabul etmek zorundadır.
En Büyük Yanılgı: Kendi Hatalarımıza Mazeret, Başkasının Hatalarına Hüküm Bulmak
Kendimize karşı çoğu zaman anlayışlıyızdır.
Bir hata yaptığımızda şartları düşünürüz. Yorgun olduğumuzu, zor bir dönemden geçtiğimizi, yanlış anlaşıldığımızı veya başka bir seçeneğimizin bulunmadığını söyleriz.
Ancak aynı hatayı bir başkası yaptığında değerlendirmemiz değişebilir.
Bu kez mazeretleri değil, sonuçları görürüz. Onun şartlarını değil, davranışını konuşuruz. Kendimize tanıdığımız anlayışı başkasından esirgeyebiliriz.
İşte adalet duygusu, yalnızca başkalarını değerlendirirken değil, kendimizi değerlendirirken de ortaya çıkar.
Başkalarının hatalarını kolayca görebilen bir insanın kendi hatalarını fark edebilmesi ise her zaman aynı ölçüde kolay değildir.
Oysa gerçek bir yüzleşme, insanın yalnızca başkalarına sorduğu soruları kendisine de sorabilmesidir.
Ben gerçekten doğru mu davranıyorum?
Karşımdakini dinliyor muyum, yoksa yalnızca cevap vermek için mi bekliyorum?
Savunduğum şey gerçekten bir ilke mi, yoksa kendi çıkarımı korumanın bir yolu mu?
Ve en önemlisi: Başkasının yerinde olsaydım, aynı şartlar altında nasıl davranırdım?
Bu soruların cevapları her zaman rahatlatıcı olmayabilir. Fakat insanın kendisini geliştirmesi, çoğu zaman rahat olduğu yerden değil, yüzleşmekten kaçındığı yerden başlar.
Toplum Olarak Birbirimizi Ne Kadar Dinliyoruz?
Bu mesele yalnızca iki insan arasındaki bir anlaşmazlıktan ibaret değildir. Ailede, iş hayatında, arkadaşlık ilişkilerinde ve toplumsal tartışmalarda da karşımıza çıkar.
Farklı düşünen insanlar birbirini dinlemek yerine birbirini etiketlemeye başladığında, iletişim yerini önyargılara bırakır. Bir insanın düşüncesine katılmamak, zamanla o insanın kendisini bütünüyle reddetmeye dönüşebilir.
Oysa farklı düşünmek, birbirine düşman olmak için yeterli bir sebep değildir.
Bir toplumun gücü, herkesin aynı şeyi düşünmesinden değil, farklı düşüncelerin bir arada konuşulabilmesinden gelir. Eleştiri, hakaret etmek için değil anlamak ve geliştirmek için yapıldığında değerlidir. Tartışma, karşı tarafı susturmak için değil gerçeğe yaklaşmak için yürütüldüğünde anlam kazanır.
Elbette her anlaşmazlığın iki tarafı da eşit ölçüde haklı değildir. Bazı durumlarda bir taraf gerçekten haksızlık yapmış, bir başkasının hakkını ihlal etmiş olabilir. Her davranışı anlayışla karşılamak, her iddiayı doğru kabul etmek ya da adaletsizliği görmezden gelmek de doğru değildir.
Ancak adil bir değerlendirme yapabilmek için önce olayları olduğu gibi görebilmek gerekir.
Gerçekleri kişilere göre değiştirmeden, yakınlığımıza göre farklı ölçüler kullanmadan ve kendi tarafımızı sorgulanamaz ilan etmeden...
Çünkü adalet, yalnızca bizim haklı olduğumuzda savunduğumuz bir değer olmamalıdır.
Peki, Herkes Haklıysa Haksız Olan Kim?
Belki de cevap, sandığımız kadar basit değildir.
Bazen haksız olan, kendi çıkarını herkesin hakkından üstün tutandır. Bazen yanılan, kendi düşüncesini sorgulamayı reddedendir. Bazen de haklı olmasına rağmen bunu karşısındakini incitmenin gerekçesi hâline getirendir.
Fakat asıl sorun, insanın hiç hata yapmaması değil, yaptığı hatayı görmeyi reddetmesidir.
Çünkü hatalar düzeltilebilir. Yanlış anlaşılmalar giderilebilir. Kırgınlıklar konuşularak aşılabilir.
Ancak insan kendisini her koşulda haklı ilan ederse, kendisini değiştirebilecek bütün kapıları da yavaş yavaş kapatır.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla konuşmak değil, birbirimizi gerçekten dinlemek; daha çok hüküm vermek değil, daha adil değerlendirmek; her tartışmada kazanmak değil, gerektiğinde kendi yanlışımızı kabul edebilmektir.
Unutmamak gerekir ki insanın kendisine inanması değerlidir ama kendisinden şüphe edebilmesi de bir erdemdir. Çünkü kendisini hiç sorgulamayan insan, doğruyu bulduğunu düşünebilir; oysa belki de yalnızca kendi düşüncelerinin içinde dönüp duruyordur.
Ve şimdi soruyu yeniden soralım:
Herkes haklıysa, haksız olan kim?
Belki de asıl haksızlık, kendi haklılığımızdan o kadar emin olmak ki başkasının gerçeğini görmeye artık ihtiyaç duymamak...
Çünkü bazen insanı yanlışa götüren şey, gerçeği bilmemesi değil; gerçeğin yalnızca kendi bildiğinden ibaret olduğuna inanmasıdır.
Peki, sizce bir insan için daha zor olan hangisidir: Başkasının kendisine haksızlık yaptığını kabul etmek mi, yoksa kendisinin bir başkasına haksızlık yaptığını fark etmek mi?
Düşüncelerinizi ve yaşadığınız tecrübeleri yorumlarda paylaşabilirsiniz. Çünkü belki de sizin anlatacağınız bir hikâye, başka bir insanın kendi davranışlarını yeniden düşünmesine vesile olacak.